DERGİ

ARA GÜLER

Büyük Ustaya Büyük Veda

Tedavi gördüğü Florance Nightingale Hastanesi'nde, 90 yaşında hayata gözlerini yuman usta foto muhabiri Ara Güler için Galatasaray Meydanı'nda ve Beyoğlu Üç Horan (Surp Yerrortutyun) Ermeni Kilisesi'nde tören düzenlendi. Güler'in naaşı meydana ve kiliseye Türk bayrağına sarılı halde getirildi. Naaşın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın isteğiyle bayrağa sarıldığı belirtildi. Güler'in naaşı kiliseden çıkarılırken fotoğraf çantası tabutun üzerine kondu. Ara Güler'in cenazesi, Şişli Ermeni Mezarlığı'nda toprağa verildi.

 

Usta Ara Güler için ilk tören Galatasaray Meydanı'ndaydı. Tören öncesinde, Beyoğlu Belediyesi'nce bir platform kuruldu. Ara Güler'in fotoğrafları ile Güler'in hayatını anlatan bir film platforma kurulan ekrandan gösterildi. Alana Ara Güler'in "Yaşam size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın" şeklindeki sözlerinin yer aldığı poster asıldı. Asistanı Fatih Aslan ile yakınları, taziyeleri Ara Cafe'de kabul etti. Törende dostları Ara Güler'i anlattı. Galatasaray Meydanı'nda ki törene Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İstanbul Valisi Vasip Şahin, Ak Parti  Sözcüsü Ömer Çelik, CHP Genel Sekreteri Mehmet Akif Hamzaçebi, Doğuş Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk, Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal, Ak Parti Milletvekili Hasan Turan, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP Milletvekili Garo Paylan'ın yanısıra Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Başepiskopos  Aram Ateşyan ve Güler'in sevenleri katıldı. Cenazede Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’ni ise Başkan Rıza Özel ve Genel Sekreter Derya Yetim temsil etti.

MEZARA BABA TOPRAĞI

Ara Güler'in babasının memleketi olan Şebinkarahisar'ın Belediye Başkanı Şahin Yılancı da törene katıldı. Güler'i 2010 yılında Şebinkarahisar'da ağırladıklarını ve ilçenin en işlek caddesine ismini verdiklerini hatırlatan Yılancı, vasiyeti üzerine,  Şebinkarahisar'dan toprak  ve kuruyemiş getirdiğini de söyledi.

OKTAY, “ORTAK DEĞERİMİZ”

Törende konuşan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay "Alçak gönüllü kişiliğiyle kendisini sanatçı olarak değil foto muhabiri olarak tanımlamayı seçerdi ancak o çok sayıda fotoğraf sanatçısına ilham kaynağı olmuş, büyük bir sanatçıydı." diye konuştu. Oktay şunları söyledi:

“Ara Güler tarihi belge niteliği taşıyan fotoğraflarıyla bizlere 70 yıllık arşivini ve huzur dolu gülümsemesini miras bırakmıştır. Anı yakalamanın peşinde dünyayı gezmiş, dünyaca ünlü pek çok ismi fotoğraflarıyla ölümsüzleştirmişti.  Ara Güler, 'Hatıraların olduğu yere memleket denir' diyordu. O fotoğraflarıyla, zamanı dolduran hatıralarıyla bir memleket destanı yazmıştır. Ara Güler aynı zamanda bir kaşiftir. Afrodisias Antik Kenti'ni ve Nuh'un Gemisi'nin izini fotoğraflayarak bunları dünya kültür mirasına kazandırmakla kalmamış, bölgemizin tanıtımına da büyük katkı sağlamıştır. Özellikle İstanbul’un gözü olmuş, tarihini kaydetmiştir.  Kendisine verilen boş bir filmin her karesini mükemmel şekilde dolduran büyük sanatçımıza, ülkemizin ortak değeri güzel insana hepimiz adına huzur içinde uyu diyorum”

 

KALIN, “DÜNYA VATANDAŞI”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da Ara Güler'in "İstanbul'un gözü" olarak bilindiğini ancak Güler'in aynı zamanda bir dünya vatandaşı, dünya fotoğrafçısı olduğunu vurguladı. Kalın, törende Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajını da okudu.

 

KİLİSEDE KALABALIKLAR UĞURLADI

Ara Güler'in naaşı, buradaki törenin ardından Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi'ne götürüldü. Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi'ndeki ayini, Türkiye Ermenileri Patrikliği Patrik Vekili Aram Ateşyan yönetti. Törende, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ara Güler'in vefatı dolayısıyla yayımladığı mesaj da okundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan mesajında şunları söyledi:

“Büyük sanatçılar, vefatlarından sonra da geride bıraktıkları eserleriyle yaşamaya devam ederler. Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli fotoğraf ustalarından olan objektifiyle tarih yazan Ara Güler’i de işte böyle bir büyük sanatçı olarak görüyorum. Kendisi dünyanın nitelikli haber ajansları ve yayınlarında ülkemizi temsil etmiştir. Churchill'den Bertrand Russell'a, Indira Gandi'den Salvador Dali'ye, Alfred Hitchcock'tan Picasso'ya birçok tarihi kişiyle gerçekleştirdiği foto röportajlar, asla hafızlardan silinmeyecektir. Ara Güler ustayı, dünyanın büyük müze ve koleksiyonlarında yer alan eserleri ve milyonlara ulaşan fotoğraf albümlerinin yanında kıymetli bir insan olarak hayatımızda bıraktığı derin izlerle de hep daima saygıyla hatırlayacağız. Yakın geçmişte objektifine yansıma mutluluğunu yaşadığım değerli sanatçımızın vefatından duyduğum derin üzüntüyü bir kez daha ifade ederek, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum"

TABUTUNA TÜRK BAYRAĞI

Üç Horan Kilisesi'nin tamamen dolduğu törene Ara Güler'in naaşı Türk bayrağına sarılı halde getirildi. Ayin başlangıcında Başrahip Tatul Anuşyan Güler'in naaşının Erdoğan'ın isteğiyle Türk bayrağına sarıldığını söyledi.  Ayinde duaların ardından Türkiye Ermeni Patrikhanesi Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Sahak Maşalyan Türkçe bir konuşma yaptı ve Güler'in kişiliğinden, yaptığı işlerin öneminden, mesleğindeki öncülüğünden bahsetti. Ayin sırasında Ara Güler'in aynı kilisede vaftiz olduğu da hatırlatıldı. Kilisedeki törene sanat, iş ve siyaset dünyasından çok sayıda ismin yanısıra Türkiye Ermeni toplumunun tüm kurumlarından temsilciler ve halk katıldı. Ayin boyunca Güler'in naaşının etrafında Türkiye Ermeni basının temsilcileri ve yakın dostları ellerinde mumlarla saygı duruşunda bulundular. Ara Güler'in babasının memleketi olan Şebinkarahisar'dan getirilen toprak ve kara yemiş de mezarına konuldu.

 

VEDA MESAJLARI

 

Usta foto muhabiri Ara Güler'e Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na siyaset dünyası yayınladıkları mesajlar ve sosyal hesapları üzerinden yaptıkları paylaşımlarla veda etti...

 

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN 

"Fotoğraf sanatı alanında Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli isimlerden biri olan Ara Güler'in vefatını büyük bir teessürle öğrendim. Büyük sanatçılar, vefatlarından sonra da, geride bıraktıkları eserleriyle yaşamaya devam ederler.

Objektifiyle tarih yazan Ara Güler'i de, işte böyle bir büyük sanatçı olarak görüyorum. Kendisine Master of Leica unvanı da verilmiş olan Güler, dünyanın önemli haber ajansları ve yayınlarında ülkemizi en iyi biçimde temsil etmiştir. Winston Churchill'den Bertrand Russell'a, Indira Gandi'den Salvador Dali'ye, Alfred Hitchcock'tan Picasso'ya birçok tarihi kişiyle gerçekleştirdiği foto röportajlar, asla hafızlardan silinmeyecektir. Dünyanın önemli müze ve koleksiyonlarında yer alan eserleri ve milyonlara ulaşan fotoğraf albümlerinin yanı sıra, kıymetli bir insan olarak hayatımızda bıraktığı derin izlerle de Ara Gürel ustayı daima saygıyla hatırlayacağız. Yakın geçmişte objektifine yansıma mutluluğunu yaşadığım değerli sanatçımızın vefatından duyduğum derin üzüntüyü bir kez daha ifade ediyor, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum."

 

TBMM BAŞKANI BİNALİ YILDIRIM

Yıldırım, bir makineyle tarihi durduran usta foto muhabiri Ara Güler'in vefatı dolayısıyla milletin üzüntülü olduğunu belirtti. Yıldırım, siyah beyaz fotoğrafın usta ismi Güler'in, vizörüne yansıyan her şeye gölge ve ışık unsurlarının yanı sıra duygu katmasıyla tanındığını ifade etti.

"Dünyaca ünlü pek çok ismi objektifine konuk eden sanatçımız, belge niteliği taşıyan fotoğraflarla bizlere önemli bir hafızayı miras bıraktı. Çok sayıda fotoğraf sanatçısına ilham kaynağı olan, çalışkanlığı ve bakış açısıyla hatıralarımızda yaşayacak olan Ara Güler'e Allah merhametiyle muamele etsin. Sevenlerinin ve yakınlarının başı sağ olsun."

 

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU 

"Anı ölümsüzleştiren büyük usta Ara Güler'i kaybetmenin tarifsiz üzüntüsünü yaşıyorum. Başımız sağ olsun."

 

CUMHURBAŞKANI YARDIMCISI FUAT OKTAY

" Fotoğraflarıyla tarihi belgeleyen fotoğraf sanatının usta ismi, duayen gazeteci ve foto muhabiri Ara Güler'i, şiirleri ile Anadolu insanının sesi, Türk edebiyatının 'Beyaz Kartal'ı Bahaettin Karakoç'u, Türk siyasetinde önemli hizmetler yürütmüş bilim insanı Prof. Dr. Oya Akgönenç'i kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Ülkemizin başı sağ olsun."

 

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI MEHMET NURİ ERSOY,

"Her ne kadar kendini fotoğraf sanatçısı değil de foto muhabiri olarak tanımlasa da fotoğraf sanatının dünyadaki en büyük isimlerinden Ara Güler’in vefatını büyük bir üzüntü ile öğrenmiş bulunuyorum. Merhuma Allah'tan rahmet, ailesine ve milletimize başsağlığı diliyorum."

 

ADALET BAKANI ABDÜLHAMİT GÜL

Ara Güler’in "Sanatçı diye bir adam vardır, o da ruhuyla vardır. Fotoğraf makinesi vardır diye olmaz sanatçı adam..." sözlerini hatırlatarak, "Ruhuyla var olan Ara Güler'in kadrajından Türkiye'yi ve insanımızı görmek büyük keyifti. Ruhu şad olsun." ifadelerini kullandı.

 

SAĞLIK BAKANI FAHRETTİN KOCA

"Fotoğraf sanatının büyük duayeni Ara Güler’in vefatını teessürle öğrendim. Merhumun ailesine, sevenlerine ve sanat dünyamıza sabır ve başsağlığı diliyorum.”

 

TARIM VE ORMAN BAKANI BEKİR PAKDEMİRLİ

Ara Güler'in “Yaşam size verilmiş boş bir film. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın." sözüne atıfta bulunarak, "Duayen fotoğrafçımız Ara Güler, ardında gençlerimize örnek olacak nice eserler bırakarak aramızdan ayrıldı. Büyük ustanın mekanı cennet olsun."  "Dev çınarı kaybettik"

 

 

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI FATİH DÖNMEZ

"Türkiye'nin sevincini, üzüntüsünü, neşesini, hüznünü, bütün yönleriyle hayatın her anını fotoğrafladı. Makinesiyle nice zamanları ölümsüz kıldı. Ailesinin ve bütün sevenlerinin başı sağ olsun."

 

ABDLI FOTOĞRAFÇI STEVE MCCURRY 

Türkiye’nin duayen fotoğrafçısı ve efsanesi olan Ara Güler’in hayata veda etmesi dünyaca ünlü meslektaşlarını da üzdü. Afgan kızı fotoğrafı ile bir döneme damgasını vuran ABD’li fotoğrafçı Steve McCurry'i de Ara Güler’in vefatına çok üzüldü. Usta fotoğrafçı Ara Güler’in vefatından dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Steve McCurry, 1985’te Pakistan’da bulunan bir sığınmacı kampında 12 yaşındaki Afgan kızının fotoğraflarıyla dünya çapınca ünlenmişti. Steve McCurry  vefat eden Güler için sosyal medyadan duygusal bir mesaj paylaştı.

 “Bugün dünyanın en iyi fotoğrafçılarından birini kaybettik. Ara Güler bugün İstanbul'da 90 yaşında öldü. İyi bir arkadaş, her zaman cömert ve çabuk yardım etmek için şiirsel bir gözle harika bir hikaye anlatıcısıydı. İstanbul'dayken hep bir araya geldik. 2010'daki son Kodachrome projem için bir gece akşam yemeğinden sonra bu portreyi yaptım."

 

 

NİKOS ECONOMOPOULOS 

Magnum’un Yunan fotoğrafçılarından Nikos Economopoulos, sosyal medya hesabından paylaştığı Ara Güler fotoğrafının altına şu notu düştü, “Seni özleyeceğim, arkadaşım”

 

5 Kilo Ara Güler Fotoğrafı

  

Ara Güler’in hayatını “Foto Muhabiri” isimli kitabında toplayan Nezih Tavlaş’ın büyük usta ile yaptığı röportaj kitapta geniş şekilde yer alıyor. Tavlaş’ın bu kitapta da yer alan röportajında Ara Güler, kendisini kendine özgü renkli cümleleri ile anlatıyor. İşte “Foto Muhabiri” kitabındaki o röportajda Ara Güler:

 

Sizinle röportaj yapmaya gönderilseniz nasıl bir hazırlık yapardınız? Nereden başlardınız, neleri sorardınız?

Valla ben bir röportaja giderken o adam hakkında bir sürü şeyi öğrenirim, ondan sonra giderim. Senin gibi. Çünkü görüyorum bir sürü adam benimle röportaja geliyor ve benim hakkımda hiçbir şey bilmeden. Ben de öyle fazla fiyakaya düşkün bir adam olmadığım için bir şey de anlatmıyorum millete, böylelikle de her şey yarım kalıyor. Sen sistematik çalışıyorsun. Seninkini ciddiye aldım, sana verdiğim dokümantasyonu kimseye vermedim. Bir de benim röportaja gitmem hikâyesi vardır. Benim röportaja gitmem korkunç zordur. Mesela bir foto muhabirinin bir yere gitmesi demek en azından yanına 400-500 rulo film alması lazım. Kaç para tutar? Yani çıkmadan röportaja 10 bin dolar masrafın olur, tayyare biletleri filan falan daha ortada bir şey yok. Hâlbuki bir yazarın röportaja gitmesi gayet kolaydır; elini cebine sokar biner gider.

Yani değer taşımak zorunda...

Tabi ki yoksa niye gideyim? Şimdi bazıları ‘Benim resmimi çeksene’, niye çekeyim ki ben senin resmini, Foto Sabah değilim ki ben. Ha çok istiyorsan git bir adam öldür, katil olursun, o zaman resmini çekerim senin, aksi halde kaydıma geçmezsin benim ya!

Yani sizin şu meşhur çantanın bir dili olsa...

O çanta deridir bütün dünyayı gezdi. İçinde bölümler vardır. Makineler birbirini çizmesin diye de güderi koyuyorum.

O kadar yer gezmişsiniz, kalma olanağı da olmuş ama buralardan hiç kopmamışsınız.

Niye kopayım. Ulan burası benim memleketim anladın mı, ötekiler dönek. Burayı benimsemiyor ki. Aman burada oturulur mu, geri kalmış memleket, halt yemişsin! Neyin üstünde oturduğunu bilmeyenler bunlar, bir gün merak edip de Topkapı Sarayı’na bakmış mıdır? İnsanlar nerede doğduysa, oranın adamıdır. Ben Şark'ın adamıyım. Bunu hissediyorum. Şark'a gittiğim zaman, o tarafların insanında bir şeyler buluyorum.

 

HİNDİSTAN EN İYİ FOTOĞRAF VEREN EN ZOR YER

 

Dünyada çalıştığınız en zor yer neresiydi?

En zor memleket Hindistan’dır. Hindistan’a giderken burnundan getirirler.

Peki en iyi fotoğraf veren yer?

Yine Hindistan. Oradan etkilenmemek mümkün değil. Dinleri başta olmak üzere, insanların yaşamında kurulan ve bozulan kompozisyonlar o kadar caziptir ki... Çünkü nüfus çoktur, etraf insan kaynıyor. Biri bir şey yakar, diğeri koşar, öbür yanda başka bir şey -acayip bir kargaşa ve hareketlilik var. Bir kalabalık, bir kalabalık; kimse neyin ne olduğunu anlamaz. Yani kimin eli kimin cebinde belli değil. Nereye bakıp fotoğraf çekeceğini şaşırırsın.

 

AFRODİSİAS’I BEN BULDUM

 

Gazeteci olarak yaptığınız en iyi iş hangisi?

Ben gazetecilik hayatım boyunca çok önemli üç iş yaptığıma inanıyorum. Bunlarla insanlık tarihine hizmet ettiğimi sanıyorum. Nuh’un Gemisi, Nemrut Dağı, Afrodisias...Bunlar benim en mühim röportajlarım.

Gazetelerin fotoğraf kullanımını, seçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi picture editor (fotoğraf editörü) diye adamlar koymuşlar. Bunlar hiçbir zaman fotoğraftan anlamayan adamlardan seçilir. Sonra bizim gazetelerde yazarlar mühimdir, nedense! Hâlbuki benim için hiç de öyle değildir. İsterse kızsınlar, ne yapayım. Mesela Vietnam’da mı Kamboçya’da mı ne 98 foto muhabiri ölürken 2 tane muhabir ölmüştür. Ölüme koşar herifler ama kıymeti de yoktur.

Herhangi bir fotoğrafınız sansüre uğradı mı? Çekip de bazı kaygılar yüzünden paylaşmadığınız...

Kim? Öyle bir cesaret var mı abi!

Size ilk defa portre çek diyen kimdi?

Yok yahu, ben düşündüm. Niye bu kadar adamı çekiyoruz? Yok Adnan Menderes tayyareden inerken, yok efendim bilmem kim bilmem ne toplantısında, bunlar o kadar mühim adamlar değil ki. Bunlar bugün var yarın yok. Hâlbuki bir Picasso bütün dünya medeniyeti için her zaman var olacaktır, bir Chagall böyle olacaktır, bir Salvador Dali her zaman var olacaktır. Dünyada iki tertip adam yaşıyor; geçici meşhurlar daimi meşhurlar anladın mı? Ben daimi meşhurları tercih ederim, onlardan beş bin kere de daha mühimdir bu herifler. Bir politikacı kimdir?

En zorlandığınız portre kiminkiydi?

En zorlandığım portre, o Amerikalıları çekerken Kenneth Galbraith’ti. İktisatçı, meşhur MIT profesörü. Gittim röportaj yaptım, çok dağınık adam. 2,5 metre boyunda, böyle bir durdu, diyemiyorsun, ters yerde de durdu çok zorlandım. Mesela Chagall’da çok zorlandım. Chagall beni bir evde kabul etti duvarda bir tek resim yok, düşün. Dünyanın en büyük ressamlarından birinin evine gidiyorsun; duvarda bir tek resim yok. Bırak resmi çivi izi yok abi. Bembeyaz duvarlar, bir tane saksı var, başka da bir şey yok. Ne yapayım, evden dışarı çıktık merdivenlerde çektim adamı, gösterdim sana.

 

FOTOĞRAF DUVARA ASILIR MI?

 

Sizin de evinizin duvarlarında hiç fotoğraf yok…

Duvara asılır mı fotoğraf, önemli bir şey değildir duvara asılacak kadar.

Henri Cartier Bresson ile karşılaştırdığında kendinizde eksik ya da fazla bulduğunuz birşey var mı?

Sen öyle birini söylüyorsun ki, bu aşağı yukarı bizim idolümüz olmuştur.

Onun için soruyorum zaten.

Tabii şimdi hepimiz onun yolunda devam ediyoruz. Cartier Bresson ölmeyecektir çünkü bizler varız. Eskiden Cartier Bresson bir taneydi, şimdi 80 tane Cartier Bresson var. 100 tane, belki 1000 tane.

Bunun da Türkiye’deki temsilcisi sizsiniz..

Benim de, başkaları da vardır; Cartier Bresson’u bir ben bilmiyorum. Dostuydum ben Cartier Bresson’un, ötekiler biraz çekinirlerdi ondan.

 

FOTOĞRAFIN ASKERİYİM

 

İlk başlarda tiyatro, sinema, yazarlık hepsini denemişsiniz niçin son olarak foto muhabirliğini seçtiniz?

Herhalde enayiyim de ondan. Daha kolaydır da ondan. Ötekiler çok şey istiyor, daha zordur. Ressam olunca düşünsene sen; bir adamın yüzünü çizeceksin elli saat renk ayıracaksın yok bilmem ne! Bas düğmeye, çek makineye bitsin gitsin.

O kadar da kolaylamayın yaptığınız işi...

Ne yapayım ben de onların fotoğrafın askeriyim, esiriyim.

Arşivinizde kaç tane dia var biliyor musunuz?

Vallahi çoktur. Sayısını bilmem ki. 800 bin 1 milyon belki de. Ama arşivim düzenlidir. Yıllara, mekânlara, kişilere göre düzenlenmiştir. Bazen öyle fotoğraflarımı bulurum ki ben bile çektiğimi hatırlamam. Çoktur fotoğraf çok, sürekli çekmişimdir. Hala çekiyorum.

İlk başlarda dijital fotoğraf çıktığında bir karşı duruşunuz vardı sonra bu biraz yumuşadı.

Canım bu normal şeydir. Mesela alışmışsındır da şu ayakkabıya alırsın yeni bir ayakkabı ayağına vurur, bu ona benziyor. En evvela ters gittim ters de gitmedim aslında...

Yok bayağı ciddi ciddi giydirmişsiniz..

Giydirmişimdir ama sonradan düşündüm ki niye, bir evolüsyon teknik evolüsyon muhakkak olacak. Düşünsene bir film en çok 12 senede renklerini kaybediyor hepsi ciğer gibi kıpkırmızı oluyor. Hâlbuki dijital kayda geçerse hiçbir zaman kaybolmuyor renkler aynı kalıyor. Şimdi hangisi tarih için daha önemlidir? Çünkü gerek fotoğraf makineleri, gerek edebiyat, gerek resim bütün dünyadaki sanatların esas vazifesi yaşadığı devri ressamlar resimle, fotoğrafçılar fotoğrafla, müzisyenler o zaman şarkılarıyla geçerler. Bir ileriki nesile sanatla geçiliyor. Mesela sen Hititleri nereden tanıyorsun mimariden dolayı tanıyorsun. Niye bir tane Osmanlı evi bulamazsın 14. asırdan İstanbul’da, çünkü tahtadandır. Tahtanın dayanmaması gibi filmler de bitiyor hâlbuki dijitalde bitmeyecek. Tarihe daha sağlam materyal bırakmış olacağız.

Dijitalde onun üzerinde oynanabileceğinden manüpile edilebileceğinden mi endişe ettiniz?

Tabi tabii orada yalan fotoğraf da doğdu dolayısıyla. İstediğin yeri oraya götürüyorsun hâlbuki hakikat öyle değildir.

Peki, sizin döneminizde bu işleri karanlık odada da yapanlar yok muydu?

Onları ben zaten fotoğrafçı saymıyordum ki; onlar mikroplarıdır fotoğrafın.

Photoshop hakkında ne düşünüyorsunuz?

Photoshop iyidir, fotoğrafı düzeltmeye yarar; üstündeki lekeleri mekeleri kaldırıyorsun. O kadarı iyidir ama o kadarıyla kalsa -herifler seni alıyor, New York’ta yürüyorsun gösteriyor. Eskiden Daguerreotype vardı ondan sonra plak filme çekilmeye başlandı. Bunun gibi bir evolüsyondur. Kimyasallarla yapılan şey şimdi elektronik oluyor.

 

KAYIT MAKİNESİDİR

 

Fotoğraf çekerken makinenin markası ve kalitesinin katkısı ne kadardır?

Şimdi makinenin mühim bir şey olduğunu zannetmiyorum. Tabii iyi olursa sana daha kolay olur, sana kolaylık sağlar ama unutma ki bir kayıt makinesidir nihayetinde sadece.

Peki, o fotoğrafı seçerken Ara Güler'in aradığı, "olmazsa olmaz" ne? İlk neyine bakıyorsunuz çektiğiniz karenin?

Şimdi bak, resimden bir tane çekmiyorsun ki, hepsi birbirine benziyor. Bir tanesi kompozisyonu tam gelmiş, denk düşer kıvamı yerinde, ne kadar kıvamı yerindedir daha iyisi de olabilir. En iyisi de budur dersin. Ama seçtiğin resmi koyarsın lighting table’da (ışıklı masa) seçmişsindir, diğerlerini reject edersin (atarsın) kutuya. Ondan sonra başka bir şey gelir, bir röportaj için 200-300 kare seçmek lazımdır. Uzun nefesli röportajlardan bahsediyorum sana, küçük gazete röportajından bahsetmiyorum. Yan yana gelince çoğu resme de lüzum kalmaz aslında, onu da atarsın. Aslında bunun en büyük üstadı bizim Jimmy Fox diye Magnum’da editörümüzdür, o bu işi korkunç bilir. O nasıl bir elin duruşunu, bilmem nesini hepsini hesap eder ve gayet de alışıktır. Bunların adına picture editor denilir. Bizde adamı alıyor picture editor diye koyuyor, adam hayatında 4 tane resim görmüştür. Boş ver kitap görmemiştir. Bilmeden birini seçer ve o da başkaları için mühim sayılır, işte böyle...

 

PİCASSO YARATILABİLİR Mİ?

 

En çok eleştirildiğiniz konu kimseyi yetiştirmemeniz. Niçin yanınıza gençleri alıp deneyimlerini paylaşmaya, onları foto muhabirliği mesleğine kazandırmaya yönelik bir çabanız olmadı?

Yahu öğrenilmez bu foto muhabirliği. Ben seni ressam yapabilir miyim ya? Bir Picasso yaratılabilir mi?

Elinden tuttuğunuz, mesleği öğrettiğiniz kimler var?

Var, birkaç kişi var.

Gençleri nasıl buluyorsunuz?

Şimdiki gençlere bakıyorum da, üç gün sonra her şeyi biliyorum zannediyorlar... Oysa ben bu etaba gelinceye kadar, film stüdyolarında her türlü işi yaptım. A'sından başlayacaksın yapacağın işe. Fotoğrafçılar da öyle. Eline bir makine alan adam, 3 rulo film çekiyor, ertesi gün sergi açıyor. Böyle şey olmaz.

Bir de gençlere “Fotoğrafçılık bir virüstür, uzak durun” tavsiyesinde bulunmuşsunuz zamanında.

Tabi, hastalık gibi bir şey, kanser. Hastalıktır kurtulamaz, sonra insan ızdırap çeker,

Peki, fotoğraf için olması gereken alt birikim ne?

Kültürdür dediğim gibi. Ama kültür nedir; adamın yaşama sistemi yok ki. Mesela, hayatın tadını almak, hayatta her şeyi yapmak ondan da bir mana çıkarmaktır. Kitap okumak, sinemaya gitmek, bütün bunlar oluyor da bunların birikimi senin kafanda ne bırakıyor. Çünkü sen aslında bir şeyi görüyorsun mesela şuradan bir şey geçiyor yok bilmem ne filan, eğer sen kompozisyon bulmazsan kati surette kompozisyon yapamayacaksın. Kompozisyon uygun olacak. O kompozisyon nereden uygun olacak; resim görmüş olacaksın, kompozisyon bileceksin falan filan. Deklanşöre bastın, onu artık kayda geçirdiğin andır. Sende resim kafanda hazırdır sen onu kaydetmek için deklanşöre basarsın. Şimdi fotoğraf makinesi orada devreye giriyor ki; hiç bir şey demek değildir. Ben sana en iyi daktiloyu alsam en güzel romanı mı yazacaksın, değil mi? O zaman Mösyö Kodak en büyük fotoğrafçı olurdu dünyada. Olmadı işte, en büyük fotoğrafçı Eugene Smith’tir, Cartier Bresson’dur ama Mösyö Kodak değildir, Mösyö Ilford değildir.

Fotoğrafın eğitiminin olabileceğine inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?

Eğitimle bir şey öğrenebilir de her akademiden çıkan ressam mı oluyor abi? Nereden olacak yahu! Bin kişi çıkar akademiden 5 kişi ressam olur. Onlar da kendilerini ressam zannederler yutan da yutar.

 

GAZETECİLİKTEN PARA KAZANILSA BEN KAZANIRDIM

 

Dışardan baktığınızda kendinizi nasıl görüyorsunuz? İnsanlarda genelde aksi huysuz bir insan gibi bir izlenim var, nereden kaynaklanıyor bu sizce?

Ulan enayiliğe kızıyorum da ondan. Enayi bir şey soruyor, ben de azarlıyorum o zaman o adam için aksi olmuş oluyorum anladın mı?

Gazetecilikten para kazanabildiniz mi?

Şimdi sen buradan gitmeden önce plan yapıyorsun. Pakistan’a gideceğim, oradan Afganistan’a, oradan Nepal’e Tayland falan filan. Daha Galatasaray Tosbağa Sokak’tasın, ödediğin film parası yola çıkmadan 10 bin 20 bin lira tutuyor. Daha gitmedin bir yere. Nasıl gideceksin? Ben zaten hiçbir zaman para kazanmadım ki. Gazetenin vereceği 2 bin dolar ben harcıyorum 5 bin dolar, sadece filmler için. Artı otel paraları, yemek paraları, seyahat masrafları bir de çektiğin eziyet. Bir freelance (serbest) gazeteci hiçbir zaman para kazanmaz abi. Kazansa ben kazanırdım diyorum sana.

Zaten parayla pek aranız yok gibi. Fotoğraflarınız 700 bin dolara satılmış ama 5 kuruş istememişsiniz.

Koç’un gelini Caroline Koç arkadaşımdır. Bunların bir cemiyeti var, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı, para topluyorlar fakir fukaralara falan filan. Geldi bana kahveye oturduk ‘Abi bana yardım et. Bana resimlerini ver, ben onları satacağım vakfa gelir olsun’. Kaç tane resim vereyim? ‘15 tane ver’. Verdik gitti. Şimdi bunlar açık müzayede yapıyorlar Koç Müzesi’nde, bütün milyonerleri çağırmışlar; beni de çağırdılar. Giriş oraya 250 dolar adam başına. Ben gidemedim çünkü bizim Antalya’da İmza Günü’müz var. Zaten ben sıkılırım öyle şeylerden, öylelikle kurtulduk. Rafi Portakal koymuş 15 tane Ara Güler resmini başka hiçbir şey satılmıyor. O kadar adam toplanıyor Ara Güler’in resimlerini satın almak için. Birinci fotoğraf en ucuz satılan, kaç para biliyor musun? 40 bin YTL. Lombozdan verilen mektup resmi 85 bin YTL’ye satıldı. Ama sonradan bir gün Apple laptop lazım oldu, mümessili Koç’muş gönderdiler, o kadar işte.

Kimlerden kazık yediniz hayatınızda?

Hiç düşünmedim, böyle bir şey aklıma gelirse söylerim. Gazete patronlarının hepsi aynı haltın soyudur. Mesela Şevket Rado’dan kazık yemişimdir. Patronum olacak o heriften anladın mı. Az paralara çalıştırmışlardır çünkü paraya ihtiyacı olmayan heriflerdik; zengin çocukları gazeteciliğe merak sarmışız diye istismar etmişlerdir bizi.

 

ANA AVRAT GİDERİM

 

Bütün bu bayıltıcı soruları Ara Güler’i tanımaları için soruyorum; kendinizde olmasaydı iyi olurdu dediğiniz bir huyunuz var mı?

Çabuk patlarım ben ve ana avrat giderim, anladın mı.

Ne durumlarda?

E işte b.. herifin biriyim ben aslında.

Estağfurullah, hiç öyle bir şey yok...  Gazete okuyor musunuz?

Gazete her sabah okurum. Bütün gazeteleri ölüm ilanlarına kadar okurum ben. Ama yine ilgilenilen şeyler vardı, mesela iktisadi enayi haberleri okumam; kriz geldi kriz gitti, krize yok bilmem ne dedi; ne halt derse desin!

İYİ MAKİNE İLE FOTOĞRAFÇI OLUNMUYOR

 

İlla Leica olmak zorunda mı?

Önemli olan makine değil, arkasındaki adamdır. İyi fotoğrafçı dikiş makinesiyle de resim çeker. İyi bir makineyle iyi fotoğrafçı olunmuyor, yani en iyi daktiloyu aldın diye büyük yazar olamazsın.

Peki bunların arasında en azından gönlünüz ‘Bu bence en iyisi’ demiyor mu?

Hepsini seviyorum aslında. Hepsinin bir manası var.

Çocuklarınız gibi görüyorsunuz..

Çocuklarım gibi. Yani aslında 5 bin resimle hiçbir fotoğrafçı kalmaz abicim. Guy de Maupassant 480 tane hikâye yazmıştır. Çünkü fakirdi, hiç durmadan gazeteye yazmasa aç kalıyordu. Onun için her gün yazı yazıyordu, her gün hikâye yazıyordu, bu parayla geçiniyordu. Şimdi Guy de Maupassant’ın bütün yazdıkları mühim midir? En iyi bilsen 10 tane bilirsin. Ben de Yaşar Kemal’e diyorum o kadar yırtınma, kala kala 2 tane romanla kalırsın dünyada.

Leica’nın 24x36’sı niçin en ideal boy?

Abi nasıl bulmuşlarsa bulmuşlar. Perfect (kusursuz) bir size’(ölçü )dır.

Çok mu dengeli?

Çok iyi bir buluş yani. Çok daha şey anlatabiliyorsun onunla. Daha Rolleiflex’te kalmış adam fotoğraf çekemedi demektir. Mesela 6x9 da iyi bir formadır. Eskilerin kullandığı makinelerde, mesela, bak o 6x9 Linof’dur.

 

FOTO MUHABİRİ ARA GÜLER

 

Şimdi geliyorum en tartışılan mevzumuza; Siz fotoğrafı sanat olarak görmüyorsunuz...

Görmüyorum değil görmeyi istiyorum da, değil. Ne yaparsan da olmuyor.

Sanatın yalandan doğduğuna, yalan söylediğine, dünyayı tahrif ederek sunduğuna inanıyorsunuz.

Ama bunu ben söylemiyorum.

Oscar Wilde söylüyor The Decay of Lying’te (Yalanın Çöküşü) sanatın yalansız yapamayacağını...

Bir rejisörün halini düşünsene. Benimle rejisör arasındaki fark; ben etrafı gezerim, güzel kompozisyonlar görürüm, şu adam şuraya geçse diye beklerim. Tak çekerim realiteyi getirir sana gösteririm. Bu fotoğraftır. Bitti mi? Gelelim sinemacıya, kovboy filmi bu adam bunu vuracak nasıl vursun? Tren gelir, bir adam attan iner tak çeker vurur. Bir rejisör bu sahneyi kurgu olarak yapar. Oynayan artist, lokomotif yalan, hepsi yalan ne de adam ölür fakat sen onu öyle görürsün. Her gece Hamlet ölüyor dinine yandığımın kaç tane Hamlet vardır ya! Sanat hakikaten yalandan doğar. Picasso’nun hangi resmi doğrudur; kıçı bu kadar olan kadınla, kafasız adam mı doğrudur.

Bürodaki telesekreter bandında ‘Burası foto muhabiri Ara Güler'in basın telefonu’ diyorsunuz.

Çünkü ben foto muhabiriyim. Ben kendimi fotoğraf sanatçısı değil, foto muhabiri saydığımdan.

Bursa’ya gittiğimizde siz “Ben foto muhabiriyim” deyince jürideki kadıncağız “Aman efendim estağfurullah” demişti.

Aslında haklı. Foto muhabirliğini kötü bir şey zannediyor.

 

FOTO MUHABİRİYİM FOTOĞRAFÇI DEĞİLİM

Siz kendinizi foto muhabiri olarak görüyorsunuz.

Elbette. Ben foto muhabiriyim, fotoğrafçı değilim; kati surette sanatçı da değilim. Ben gördüğümü çekerim. Sanat yapmam. Çok doğal olarak, gördüğümü insanlara iletirim. Bunun adı foto muhabirliğidir.

Foto muhabiriyle fotoğrafçıyı ayıran ne?

Fotoğrafçıyla foto muhabiri çok farklıdır. Bak abi foto muhabiri, bomba patladığı zaman bombaya doğru giden adamdır. Hâlbuki fotoğrafçı bombadan kaçar gider, karısının yanına kaçar; ötekisi ölüme kaçar, kendisini tehlikeye atan adamdır, aradaki fark budur. Fotoğrafçı yoktur; benim için yalnızca foto muhabiri vardır. Foto muhabiri tarihi makinesiyle yazan adamdır. Bazıları kendine foto muhabiri diyor. Foto muhabirliği başka bir şeydir. Foto muhabiri gazeteci olan adamdan olur.

Foto muhabirine görev yüklüyorsunuz.

Tabii ki, bir foto muhabirinin işlevi yalnızca olayların gidişini izlemek değil, devrinin yaşamını, sanatını, gelenek ve göreneklerini, insanların nelerle uğraştıklarını, sevinçlerini üzüntülerini gelecek çağlara aktarmaktır.

Siz hayatınız boyunca hep bomba patladığında oraya doğru koşan adam oldunuz.

Evet öyleydim ama herkes o tarafı bilmez beni nereden tanır bilir misin? Fotoğraflarımdan tanır. Çünkü öyle fotoğraf sanatçısı, fotoğrafçı, ne sanatçısı be! Sanatçı dediğin Beethoven’dır, Mozart’tır. Mesela Sirkeci olayı, bomba patladı ben nereye gittim abi? Bombanın patladığı yere gittim. Orada resim çektim, gazetelerde çıktı. Yanımda yazar vardı, Cumhuriyet’in Yazı İşleri Müdürü ‘Aman abi ben kan göremem’ filan dedi gelmedi mesela. Yazarla foto muhabiri arasındaki fark budur.

Bu sizin tercihiniz olduğu için saygı duyuyorum ama elinde fotoğraf makinesi olan herkes foto muhabiri olmak zorunda mı?

Yoo. Kaçsın tabii, hayatını kurtarsın, enayi mi? Biz enayiyiz! Kaçsın gitsin sevgilisini öpsün köşe başında...

 

TÜRK FOTO MUHABİRİ KAÇMAZ

 

Foto muhabirliği erkek mesleği olarak mı görülüyor?

Esasında gazeteciliğin bir koludur bana sorarsan. Şimdi bir kadın gazeteci bir harbe gidemiyor, gitse bile ölür. Bilmem ne kadar koşamaz, sütre arkasına gizlenmesini bilemez, yaralanır, ölür. Yani zaten onu göndermezler. Zaten bekârları gönderirler harbe, çünkü evli adamları gönderirler de ölürse, tazminatı fazla olur.

Türk foto muhabiri ile yabancı foto muhabiri arasındaki temel fark nedir sizce?

Eğitim farkı vardır uçurumlar gibi. Ama de ki bir olay var; Dolmabahçe Sarayı’nda bilmem ne. Şimdi yazı işleri müdürü vazife verir, foto muhabirlerine der ki ‘Gidin orada bilmem neyi çekin’ İngiliz foto muhabiri gider Topkapı Sarayı ya da Buckingham Sarayı’na, tabii o giyinmiştir miyinmiştir neyse. Kapıdaki adam der ki; ‘Yasak, yok gazetecileri içeri almıyoruz‘. Bir İngiliz inanır mademki öyle istemişler der, vazgeçer ve gazeteye geri döner ve gazetede resim çıkmaz. Ama kazaen bir Türk foto muhabirini bir yere gönderirsen, o muhakkak ne yerse yer, gider onu çeker. Kapıdan kovarsan camdan girer. Çünkü vazife verilmiştir, o Türk’tür kaçmaz. Türk muhabirleri kalitesiz olmakla beraber yırtıcıdır, inatçıdır ve yapar abi. Camdan girer yine de çeker, bulanık çeker ama çeker getirir. Bir resim getirir, fenadır ama hiç zararı yok; ama ötekisi? Hiç getirmemekten iyidir abi. Onun için daha iyi gazetecidir Türk gazetecisi, gider ölür de sonra.

İzin konusuna girmişken, fotoğraf çekerken izin alınmalı mı?

İzin yok oğlum. Esasında bir fotoğrafçı kimseden de izin almaz, sonra da döver, bağırır çağırır, üzerine yürür. Cartier Bresson ya da Eugene Smith gibi bir fotoğrafçı bir anı çekiyorsa, izin alırsa an bozulur. Şimdi iki kişi oyun oynuyor onu çekeceksin; ‘Müsaade eder misiniz oyun oynarken?’ dersen hiç oynamaz yahut da sahte oynar, doğallığı kaybolur. Böyle bir kanun çıkardılar şimdi Birleşmiş Milletler’de dört tane salak avukat bozuntusu karar alıyor, insan haklarına bilmem ne. E o zaman dünyanın en büyük fotoğrafçısı Cartier Bresson’un çektiği bütün resimler habersizdir. O zaman biz insansız bir dünya mı çekeceğiz? Herkesten izin alarak resim mi çekilirmiş be! İki tane salak avukat bunu Birleşmiş Milletler’e kabul ettirmiş diye buna boyun mu eğecek foto muhabirleri? Bunlar avukatlıktan vazgeçsinler, foto muhabirleri daha mühimdir.

 

İNSANSIZ FOTOĞRAF OLMAZ

 

İyi bir foto muhabiri olmak için ne lazım? Alet edevat olarak sormuyorum.

Bir kere görmesini bilmek lazım. Görecek, anlayacak, değerlendirecek, ‘Hadi bunun resmini çekeyim’ diyecek ve ondan sonra da çekecek. Bir fotoğrafın asılması sadece düğmeye basılan bir olay değildir ki. Ama bunları kim bilir zannediyorsun ki yaşadığımız insanlar içinde? Konuş da bak.

Bütün fotoğraflarınızda en önemli unsur insan...

Tabii insan! İnsansız bir şey olmaz. İnsanları sevmeyen insan, fotoğrafçı olamaz. Çünkü harbe giden bir adam niçin harbe gider de resim çeker? Diğer insanlara ‘Böyle bir felaket var bunların peşine düşmeyin, ben sizi seviyorum sayın insanlık, lütfen bu duruma gelmeyin. Ben hayatımı sizin için tehlikeye koyuyorum, yaralanıyorum, ölüyorum. Siz bu fotoğrafa bakarak artık bunu yapmayın bir daha’ diye foto muhabiri ölür.

İlk başlarda sizin fotoğraf zihniyetinizde hep bu insan unsuru var mıydı?

Tabii. İnsansız bir şey yok ki. Dünyada bir tayyare insan için yapılır, bir yol insan için yapılır. Bir arabanın tekeri insanı bir yere götürmek üzere döner. Bütün her şey insanlar içindir. Yani bir mabet, bir cami neden yapılır; insanlar için yapılır.

“Ben ve fotoğraflarım biraz romantiğiz” demişsiniz.

Şimdi benim fotoğraflarıma ne ad verilir diye düşünürsen; romantik realist falan filan olabilirim değil mi? Bir de gerçekçiliğe romantizm katıyorsam sosyal romantik bunun gibi bir şey...

 

Fotoğrafı değerli kılan şey ne? Yani bir fotoğraf ne yapınca diğerlerinden daha iyi oluyor? Netlik mi mesela?

Hayır, teknik olaylar değil. Seni alıp da bir fotoğraf bir yere götürüyor mu? Sen niye bir Thomas Mann romanı okuyorsun? Sen niye bir Picasso tablosuna bakıyorsun? Onun gibi bakacaksın fotoğrafa. Sanat dediğim fotoğraftan söz ediyorum, röportaj fotoğrafı değil. Seni bir başka dünyaya götürüyor da sana bir tat veriyor mu? Sana bir düşünce açıyor mu? Sana ufukta bir yere bakmayı öğretiyor mu? İşte o fotoğraftır; ondan konuşuyorum. Sana bir şey katar. Net met filan küçük olaylar, belki de bulanıktır.

“İyi bir fotoğraf bir şeyler söylemeli” diyorsunuz. Bir sürü insan kendince bir şeyler söyleyen kareler çekiyor...

Çektikleri fotoğrafın bir şey söylediğini zannediyorlar. Kendisi biliyor, kendisi bir mana vermiş ona. Kendi zannediyor ki herkes anlıyor. Bunların çoğu aslında yaşar da, hani bunlar kuyudan su mu çekiyor fotoğraf mı çekiyor belli değildir. Belki de ızdırap çekiyordur.

 

FATİH SULTAN MEHMET’İ ÇEKMEK İSTERDİM

 

İnsanlık tarihinde en çok hangi dönemi fotoğraflamak isterdiniz?

Ben onu kaç kere düşündüm hangi asırda fotoğrafçı olsam iyi olurdu ve o fotoğrafçı da yalnız ben olsaydım. Mesela Fatih Sultan Mehmet devrinde olmak isterdim, Kanuni devrinde olmak isterdim. Mesela düşünsene İsa ile aynı devirde yaşıyorsun ve İsa’nın resimlerini çekiyorsun. Daha büyük şey olur mu ya!

UNESCO’nun diplomatlık teklifini niye kabul etmediniz?

Beni almak istediler, formlarını da doldurdum. Yani neredeyse diplomat oluyordum, UNESCO'ya girecektim ama o sırada Perihan'la evlendiğim için kabul etmedim.

Niye çocuk yapmadınız?

Vallahi neden bilmiyorum ki yapmadım.

İster miydiniz peki?

Olsaydı iyi olurdu. Şimdi meydana çıkıyor; çocuk olsa miras bırakacak bir halt olurdu. Şimdi ne yapacak belki de o mirası bütün fotoğrafları kiloyla satacaktı. Düşünsene 5 kilo Ara Güler fotoğrafı, terazide tartıyor.

 

BENİM UMURUMDA DEĞİL

 

Sizin çektiklerinizin yüzde kaçını görmüştür insanlar?

Yüzde birini bile görmemiştir.

Hakkınızda yazılan tezlerde akademisyenlerin sizi bir kalıba oturtamadıkları görülüyor ama fotoğrafa yaklaşımınız bunu sanat olarak icra eden sanatçı kardeşlerimizi pek de memnun etmiyor. Onlar da istiyorlar ki siz de onlarla aynı dili konuşun ama sizin böyle bir kalıbınız yok.

Kardeşim ben kendim için yaşıyorum, kendim için dünyaya bakıyorum, kendim için resim çekiyorum; bunlar insanlara faydalı olursa o kadar iyidir. İyi teşekkür ederiz de ben fotoğrafı kendim için çekiyorum. Bir de gazetecilik olarak çekiyorum. Elin bilmem nesi bakacak da bilmem ne diyecek diye, benim umurumda değil.

Fotoğrafta sizce kişisel üslup olur mu?

Tabii ki, üslup zaten kişiseldir be.

 

ANGARYA AMA HOŞUMA GİDER

 

Légion d’Honneur, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü gibi ödülleri aldığınızda ne hissettiniz?

Hiçbir şey hissetmedim. Nasıl olsa bir sürü ödül alıyordum. Yalnız Cumhurbaşkanlığı ile Légion d’Honneur, biraz zor alınan ödül olduğu için tabi heyecanlanmadım da yani hoşuma gitti. Çünkü Légion d’Honneur gâvurun bana verdiği şeydir. Ama benimkinin bana vermesi çok daha mühimdir benim için. Cumhurbaşkanlığı ödülü Légion d’Honneur’den daha önemlidir benim için, benim milletimin beni takdir etmesi mühimdir, yoksa elin gâvuru vermiş ne olacak.

Size gösterilen ilgiden rahatsız mısınız? İmza istediklerinde, birlikte fotoğraf çektirdiklerinde...

Hem hoşuma gider hem angaryadır abi.

Ama kötü bir şey de değil yani.

Kötü bir şey de değil. Hani belki öyle birkaç gün kimse gelmezse de kızarım.

 

ADRESİM BURASI

Sizinle iletişim kurmak isteyenler ne yapmalı?

(Şişli Ermeni Mezarlığı’nın yanından geçerken)

Bak gelecekteki adresimi öğren. Aile kabristanımız burada, 25 sene sonra burada randevu veririm, istersen gel.

Hepimiz orada buluşacağız sonuçta.

Ama bizimki Ermeni Mezarlığı.

Ya sonuçta siz o kapıdan gireceksiniz biz başka kapıdan, aynı yerde buluşacağız…

 

O  Bir Dünya İnsanıydı...

 COŞKUN ARAL

Bugün Ara Güler Sokağı olarak tanımladığımız Tosbağa Sokağı’nda, Güler Apartmanı’nın çatı katındaki ofisin telefonu çaldığında telesekretere kaydedilmiş capcanlı bir ses duyardınız; “Merhaba, ben fotomuhabiri Ara Güler”...

Son birkaç yıldır, sağlık sorunları nedeniyle buluşamadığımız o mekan yerine, aşağıda zemin kattaki Ara Cafe’de otururduk. Gelen gideni eksik olmazdı Ara Usta’nın. Hayatı boyunca yaptığı işin foto muhabirliği olduğunu ve dünyanın en önemli işlerinden biri olduğunu söylerdi.

Ekim ayında sonsuzluğa uğurladığımız Ara Güler, iki kıtaya yayılmış İstanbul’u objektifiyle ölümsüzleştirdi ve bir dönemin görsel belleğini kayda geçirdi. “İstanbul’un Gözü” olarak adlandırılmasının sebebi, bugün kırıntılarını bulabildiğimiz eski İstanbul’u gözlerimizin önüne sermesidir.

Yüzlerce ödül, nişan ve takdir dışında, Ara Güler’i anlatmak için bir cümle yeterli olabilir. O bir dünya insanıydı. Herkese göz seviyesinden bakar, samimiyeti ve sıcaklığıyla insanları etkilemeyi başarırdı. Öyle ki, fotoğraf çektirmeyen Picasso’nun bile onlarca fotoğrafını çekmiş ve Picasso da ona özel bir çizim yapmıştı. Foto muhabirliği mesleğine duyduğu saygı ve işine verdiği önem; genç kuşaklara da örnek teşkil etti. Bugün onu örnek alan genç kuşak foto muhabirlerimiz de dünyada birçok ödüllere layık görülüyor, çektikleri fotoğraflarla adlarından söz ediliyor.  Ara Güler'in, genç foto muhabirlerinin mesleklerine olan saygısını ve başarılarını gördüğü için çok mutluyum.

Bugün fotoğrafa verilen önem arttıysa, bunda Ara Güler’in emeği çoktur. Geçmişte hep yakınırdı. Gazetelere ve dergilere verdiği diaları kullanan çalışanların, dialarına zarar verdiğinden bahseder dururdu. Makasla kesilen, bantlanan dialar, geri geldiğinde kullanılamaz hale gelmiş olurdu. Bu nedenle bir uyarı hazırlamıştı :

 “Dikkat! Elinizdekiler birer Ara Güler fotoğrafıdır. Bu fotoğrafların yanına çay, kahve, gazoz ve meşrubatla yaklaşılmaz. Yanında yemek yenmez. Fotoğraflar ıslak veya sıcak yere konulamaz. Üzerine öksürülemez, ıslak ve pis ellerle tutulamaz, yakınında sigara içilemez ve yüksek sesle konuşulamaz.”

Saygı ile andığımız ustamızın ruhu rahat olsun çünkü foto muhabirliği mesleği dünyada gündem belirlemeye devam ediyor.

Ara Güler: “Foto Muhabiri Deklanşör sesi ile yaşar.”

 

ERCAN ASLAN

 

Ara Güler gibi 90 yıllık ömrünün büyük bir bölümünü fotoğrafa adamış, hakkında sayısız röportaj yapılmış, tezler, kitaplar yazılmış belgeseller çekilmiş, bir fotoğraf efsanesini satırlara sığdırarak anlatmak ona haksızlık olur.

Dünya çapında bir fotoğraf duayeni ve bilge bir kişi olan Ara Güler’in fotoğraftaki uzun ve yalnız yolculuğunun son 22 senesinde, onun gibi kendi dönemini belgelemeye çalışan bir foto muhabiri olarak yakınında olan şanslı kişilerden biri olduğumu düşünüyorum.

 

Ara Güler’in yol arkadaşlığı ve Foto Muhabirliği üzerine…

 İlk kez 1996 yılında ofisine, dostu Josef Koudelka ile ilgili bir kitap almak için gitmiştim. O gün çektirdiğimiz bir fotoğrafımız var o efsane olduğu Beyoğlu’ndaki ofisinde, elinde sigarası masasına oturmuş, önünde “ Burası Foto muhabiri Ara Gülerin ofisi” diye konuşan telsiz telefonu, Ben de çömez bir Foto muhabiri olarak gururlu bir şekilde arkasında ayakta duruyorum, tamda olmak istediğim yerde. O 68 yaşında, ben de 26 yaşındayım.

 Bu tanışma başlangıçta işini tutku derecesinde severek yapan Usta –çırak ilişkisi zemininde iki foto muhabirinin mesleki dayanışması şeklinde başladı. Zamanla fotoğraf üzerinden, İstanbul’u, sohbeti ve sofrayı paylaşan yol arkadaşlığına evrildi. Ortak sergiler, televizyon, gazete röportajları ve asistanlıkla taçlanmış yol arkadaşlığı benim açımdan gurur duyulacak mesleki deneyimlerdi. 

 

"ABİ, BAK ERCAN GELDİ"

En son görüşmemiz ise ölümünden bir gün önce idi, yattığı hastanede ziyaretine gitmiştim yanında dostları vardı. Odasına girdiğimde yatağında, yastıkları dikleştirilmiş, gözleri kapalı derin derin nefes alıyordu. Işığın peşinde koşan adamın yüzüne belki de akşam güneşi son kez vuruyordu. Asistanı Fatih Aslan :”Ara abi bak Ercan geldi" dedi. Gözünü şöyle bir araladı, yorgun dudaklarından bir kelime çıktı. Sonrada gözlerini tekrar kapattı. Sevdiğiniz biriyle vedalaşınca gözden kaybolana kadar arkasından bakarsınız ya öylece uzun uzun baktım Ustaya.

Daha sonra odaya doktoru girdi konuşmak istedi, Usta’nın durumu iyi değildi, tepki vermedi.

Türk fotoğrafının 90 yıllık koca çınarı kendisine verilmiş boş film şeridinin tüm karelerini doldurmuş, son yolculuğu için vedaya hazırlanıyordu sanki. Bu hastane odası 22 yıl sonra onunla son kez göz göze geldiğimiz, fotoğraflanmamış anımızdı. Bir gün sonrada kusursuz bir ölümle veda etti bizlere.

Fotoğraf dünyası, en parlak yıldızlarından birisini, bize yakın olan birini yitirdik.

 

"BEN HER ŞEYİ ÇEKTİM, ŞİMDİKİLER EZİYET ÇEKİYOR"

Ara Güler son dönemdeki sağlık sorunlarından arta kalan zamanlarını Ara Kafede ortada duran piknik tipi masada geçirirdi. Orası onun hayata bağlandığı, dostlarını ağırladığı yerdi. Her daim yanında birileri olurdu. Yolum düştükçe bende ona uğrar hal hatır sorar, daha çok onun anılarını, fotoğraf ve memleket meselelerini konuşurduk.

Fotoğraf konusunda egosu çok yüksekti kendinden başka Fotoğrafçı pek beğenmezdi desem yalan olmazdı. 'Ben her şeyi çektim, şimdikiler eziyet çekiyor' derdi.

 Magnum Ajansı’nın Şef Editörü James A. Fox, Ara Güler için, “O her şeyden önce cömert, zarif ve esprili bir insandır. Tanıdığım en iyi hikâye anlatıcılarından biridir. Onun hayatı, birçok ünlü foto muhabirinin olduğu gibi, anekdotlarla doludur. Bunlar, hiçbir zaman filme yansımayan sadece fotoğraf makinelerince kısmen tespit edilmiş olan yüzyılımızın yaşayan anılarıdır”, demişti.

Ara Güler’in her zaman doğru yer ve doğru zamanda olabilmek için nasıl çalışıp didindiğinin ve nasıl bir bedel ödediğini çeşitli kerelerde farklı mecralarda anlatmıştı Gazeteci Nezih Tavlas ‘a verdiği söyleşi kitabı “Foto Muhabiri” onu anlamak için iyi bir seçim olabilir.

 

ARA GÜLER'İN FOTOĞRAF YOLCULUĞU;

 

Ara Güler, Fotoğrafa Büyükada’da çektiği gün batımı fotoğrafları ile kendi esprili diliyle “sanat” yaparak başlıyor. Babasının Eczanesinin üst katını da kendine karanlık oda yaparak işi ciddiye aldığını gösteriyor. Bir zaman sonra gün batımı fotoğraflarında kendini sürekli tekrarladığını görünce yeni bir arayışa başlıyor.

2013 senesinde bir röportaj için ilk karanlık odasının olduğu dükkâna uğradık. Tezgâhta oturan kişi “Ara abi üst katta sizin bir sürü fotoğraf vardı hepsini attık” dedi. Benim gözler yerinden çıkacak gibiydi. O ise hiç umursamadı.

 

FOTO MUHABİRLİĞİ...

Ara Güler; 1950 yılında Yeni İstanbul Gazetesinde foto Muhabirliğine başlıyor. İşe, Spor ve Polisiye olayların fotoğraflarını çekerek başlıyor. Spor foto muhabirliğinde kale arkasında hareketi yakalamayı,  polisiye olaylarda anı yakalamanın dışında hızlı olmayı zamanla yarışmayı gazeteciliği öğreniyor. Arşivinde henüz bir spor fotoğrafı ile kimse karşılaşmadı. Muhtemelen arşiv taramasında spor fotoğraflarını sadece gazete kupürlerin de görebileceğiz.

 

İLK FOTO RÖPORTAJ,

Ara Güler sokağın dilini bilen, kolay iletişim kuran bir fotoğrafçıydı, bunu fotoğraflarına yansıtırdı. İlk röportajını Kumkapı balıkçıları ile yapmıştı. O gün çektiği fotoğraflardan bazıları onun en güzel İstanbul fotoğrafları arasında yer alır. Balıkçı sohbetlerini sevdiğini söylerdi.

Ben İstanbul ile Ara Güler arasında bir aşk olduğunu düşünürdüm, İstanbul tüm güzelliklerini onun objektifine sunuyor o da bu anları ölümsüzleştiriyor. Ara Güler’in Efsane olmasında aslan payı İstanbul’undur. İstanbul’da sürekli gittiği kendini bulduğu anılarını tazelediği özel yerleri vardı. Bazen “Hadi Fener’e gidelim, Süleymaniye’ye, Emirgan’a gidelim” derdi, işim var usta dediğimde fırça atardı.

Ara Güler, Sabahattin Eyüboğlu’ndan çok etkilendiğini çok şey öğrendiğini söylerdi.

Kendini mesleki olarak geliştirmek için Zamanın en büyük dergileri Camera ve Leica Photography’nin sıkı takipçisi olduğunu anlatırdı.  Kameranın bir araç olduğunun farkında, ama 'ustamız' dediği deha düzeyinde yetenekli ve daha sonra arkadaşı olan Henri Cartier Bresson ve Robert Capa, Leica kullandıkları için kendisinin de hayali bir Leica sahibi olmak.

 

FOTOĞRAFIN MAKİNADAN ÖNCE ZİHİNDE ÇEKİLDİĞİNİ SÖYLERDİ.

Dillere pelesenk olmuş “En iyi daktilolar en iyi romanı yazsaydı en iyi fotoğraf makinaları de en iyi fotoğrafı çeker” sözü fotoğrafçıların fotoğraf makinasına takılıp kalmaları ve içgüdüsel fotoğraf çekmeleriydi.

1954'de Hayat Dergisi'nde fotoğraf bölüm şefi olarak çalışmaya başlar Ara Güler. 1958'de Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto muhabirliği görevlerini üstlenir. Bu arada dünyanın en saygın foto muhabirleriyle dostluklar kurar. Onlar İstanbul’a geldiklerinde Ara Güler onlara eşlik ediyor. Henri Cartier Bresson Robert Capa, Sebastio Salgado, ayrıca benim şahit olduklarımda var bunlar, Josef Koudelka, Marc Riboud Filip Jones Griffiths,Bruno Barbey,Steve McCurry ,Nikos Economopoulos, Reza, Raghu Rai bunlardandır.

Ara Güler ben geçici meşhurları değil daimi meşhurları çekmek isterim derdi. Dünyadan ve Türkiye’den birçok ünlü kişi onun objektifine poz verdi. O çektiği insanın ruhunu yakalamak için sınırları zorlayan kendi tabiri ile “doyumsuz” bir fotoğrafçıydı. "Ben olmasam Türk Edebiyatı yüzsüz kalacaktı" derdi. 'Ben gazeteciliğim boyunca üç önemli röportaj yaptığımı düşünürüm' derdi, Nemrut dağı, Nuh’un gemisi ve Afrodisias.

Bense en güzel röportajının en uzun soluklu işi olan “İstanbul” olduğunu düşünüyorum.

British Journal of Photography Yıllığı, 1960 yılının 7 yıldız foto muhabiri olarak Türkiye’den Ara Güler’i seçmişti ve1962'de Almanya'da çok az fotoğrafçıya verilen "Master of Leica" unvanını kazandı.

 

ARA GÜLER VE MÜZE

Ara Güler’in evini, ofisini görenler bilir o boş film kutularını bile atmamış sanki bir gün müzesinin kurulacağını önceden görmüştür. Dolayısıyla da kişisel eşyalarını da saklamış. Bir fotoğrafçının yaşayabilmesi için Müzenin şart olduğuna söylerdi.

Usta foto muhabiri Ara Güler ile Doğuş Gurubu, Beyoğlu Ara Güler sokağı 4 numarada bulunan galerisi ve ofisinin olduğu Güler Apartmanı'nın yıkılarak yerine Türkiye’nin ilk fotoğrafçı müzesini kurmak için 2016 da Ara Güler-Doğuş Sanat ve Müzecilik A.Ş. kurmuşlardı. İki yıl boyunca Ara Güler'e ait sayısız fotoğraf ve belge numaralandırılarak Doğuş Gurubuna ait Bomantiada’ya taşınmış, tasnifleri yapılarak dijital ortama aktarılmıştı. Galatasaray’daki Müze yapılana kadar, Ara Güler’in Fotoğraf Dünyası geçici müze mekânı Bomantiada da kapılarını fotoğraf severler için Ekim ayında “Islık Çalan adam” sergisi ile ilk sergisini açmıştı.

Müzenin açıldığı akşam gün boyu birlikte idik, geçici müzenin açılmasından mutlu idi ancak bir an önce Beyoğlu’ndaki binanın bitmesi gerektiğini söylerdi. O duvarlarda insanlar fotoğrafa bakınca konuşacaklar ve ben olanları duyacağım derdi.

Usta ile fotoğrafları üzerinden konuşmak isterseniz konuşun o sizi duyacaktır.

Ara Güler 90 yıllık ömründe deklanşör sesi ile yaşamış geride İki milyon fotoğraf bırakmış, bu ülkenin görsel belleğine en büyük katkıyı sağlamış kültürel bir mirasımız.

  

Foto muhabirinin başına gelecek en korkunç şey; ünlü olmak"

 SEBATİ KARAKURT

 Sultanahmet Meydanı meraklılar tarafından doldurulmuş. Köftecisi, şerbetçisi meydanın köşelerini tutmuş. Ne de olsa pek sık rastlanmayan bir olayın tanığı olacaklar.

Günlerdir süren bekleyiş meraklı  halkı bıktırdığı gibi o dönem sayıları az olan foto muhabirlerinin sinirlerini de geriyor. Nihayet bir hafta sonra beklenen an geliyor.

Boynuna yafta asılı mahkum, idam sehpasının ilmiğine kafasını geçiriyor. Kalabalıktan çıt çıkmıyor. Sehpaya on metre uzaklıktaki foto muhabirleri makinelerinin vizörlerinden celladın hareketini bekliyorlar.

Ve bir anda mahkumun ayakları boşluğa düşüyor. Fotoğrafçı için talihsiz bir an. İpin ucundaki mevta kendi ekseni etrafında dönüyor. Foto muhabirlerinden biri sehpanın yanına giderek "Sarıyer Sapığını” yaftası görülecek biçimde fotoğraf açısına getirerek görüntülüyor.

İşte o foto muhabiri adını dünyaya duyurmuş, ustalığı tescillenmiş ünlü Ara Güler’di. Çektiği fotoğrafları, imzası tanınırdı ama yüzünü, cismini milyonlar bilmezdi.

Bıkıp usanmadan dolaştığı sokaklarda, mahalle aralarında dolaşırken pencerelerinden dışarıyı gözleyen yaşlılar, top oynayan çocuklar aşina oldukları fotoğrafçıyı gördüklerinde gülümser ya da el sallarlardı çok çok.

 

YILLARCA FOTOĞRAF ÇEKTİM, İNSANLAR BANA ALIŞMIŞTI...

2000’ lerin başında Ara hocayla İstanbul turu yaparken işin renginin değiştiğini gözlerimle görüp, kulaklarımla duydum. Arabalarından sarkanlar “532” diyerek sırıtıyor, oturduğumuz kafede yanımıza gelen bir hanım yine o üç rakamlı sayıyı söyleyerek dişlerini, gösteriyor.

Ara Usta televizyon reklamı ile gelen bu şöhretten yana dertli:

"Yıllarca fotoğraf çektim, insanlar bana alışmıştı. Rahat rahat fotoğraflarını çekiyordum. Televizyonlara da çıkardım, entelektüel programlarda yer aldığım için halkın pek haberi olmazdı. Ama bu reklamdan sonra işler değişti. Yeni fotoğraflarıma bakarsan herkesin sırıttığını görürsün. Kısaca bir foto muhabirinin başına gelecek en korkunç şey benim başıma geldi. Halk arasında tanındım, şöhret oldum. Bundan sonra da insanların doğal hallerini görüntülemek oldukça zor" diyor.

 

BİR FOTOĞRAFÇININ BAŞINA GELEBİLECEK EN GÜZEL VE EN ZOR ŞEY  ARA USTA'YI FOTOĞRAFLAMAK.

 

En ufak bir açı hatasında okkalı bir fırça yemek de var. .. Yazılmaması kaydıyla anlattıklarını dinlerken zamanın nasıl akıp gittiğini anlamıyorum. Laf aramızda o zamanlar eşinden bayağı çekiniyordu. "Kılıbık olmak, rahat yaşamın birinci koşuludur" sözüyle de çömezi olarak bana büyük bir ışık tutuyordu. "İstanbul'un eski mekanlarında yeterince fotoğrafınız çekilmiştir, biraz da yeni mekanlarda fotoğrafınızı çekelim"  diyorum. Bir fırça daha yiyerek yola çıkıyoruz.

Yürürken ustaya yetişmekte zorluk çekiyorum. Tüm sokakların uygun fotoğraf açısı zihninde kazınmış. Belirli noktalara geldiğimizde "tamam şimdi çek" diye uyarıyor. Bir taraftan da konuşuyoruz. Yanıtını bilmeme rağmen değişik bir şey söyler mi diye "İsminizin efsane olmasının sırrı nedir? " diye soruyorum. Usta büyük bir tevazuyla "Doğru zamanda doğru yerde bulundum" diyor.

 

Bu topraklarda çok sayıda çok iyi foto muhabiri var ama onun gibisi bir daha dünyaya gelir mi bilmiyorum. Benim için dünyanın en büyük 10 foto muhabirinden biridir Ara Güler. Şimdilerde hepimiz fotoğraf çekiyoruz, yeryüzünün her noktası çok değişik bakış açılarıyla sürekli kaydediliyor. Onu “Ara Güler”  yapan bizi zaman makinesiyle geriye götürüp yaşatması kokusuna kadar hissettirmesi.  

 

 

"Ara Güler'in arşivini koruyacak ve geleceğe taşıyacağız"

 UMUT SÜLÜN

Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi

 

Ara Güler’i “Babil’den Sonra Yaşayacağız” kitabındaki hikayeleri okuduktan birkaç sene sonra tanıdım. Üniversiteyi yeni bitirmiştim. Haftanın birkaç günü yüksek lisans yapmayı düşündüğüm Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nün derslerini takip ediyor diğer günlerde de Fotoğrafevi’nde çalışıyordum. Nasıl da kendi fotoğraflarını anlatmış hikayelerinde diye düşündüğümü hatırlıyorum kitabı elime alıp okumaya başladığımda. Bir müddet sonra kitabı bitirip arka sayfasındaki yazılış ve yayımlanış tarihlerini gördüğümde Ara Güler’in daha benim, hatta benden de genç yaşlarda ne kadar zengin bir görsel dünyası olduğunu fark etmiştim. Bu benim için onun görsel dünyasıyla ilk karşılaşmamdı. Seneler sonra bu dünyayla Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi’nde yeniden karşılaştım. Benzer karşılaşmaların yaşanması ve Ara Güler’in görsel hikayeciliğinin ilk izlerinin daha görünür olmasını sağlamak için Ara Güler Müzesi’nin ilk sergisinde onun hikayeciliğine yer verdik. Onun dünyasının üzerine düşünmek, o yıllardaki izlerin etrafında dolanabilmek benim için de bir yeniden karşılaşma anı oldu.

 

"GÖRSEL HEP KAFASINDAYDI"

Yıllar içinde birçok kitap ve sergi için onunla birlikte düşünme fırsatım oldu. O zaman onun kendi işlerine bakışını daha da iyi anladım. Sergi hazırlarken veya bir kitap için fotoğraf seçerken neyi öne çıkardığını, neden bazı fotoğraflarını geri planda tuttuğunu gözlemledim. İz Dergisi için gelen fotoğrafları seçerken başkalarının fotoğraflarında onu neyin heyecanlandırdığını gördüm.

Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Serisi’nin Ara Güler kitabına editörlük yaptığımda kitap için bir söyleşi yapmıştık. O söyleşide söze şöyle girdi, “Benim için herşey görsel ile başladı.” Bu tam da Ara Güler’in neden Ara Güler olduğunu anlamak için anahtar sözlerden biri. Bahsettiği şey seneler önce benim de hikayelerinde karşılaştığım görsel dünyaydı. Görsel hep kafasındaydı onun, onu yazdı, daha sonra da onu fotoğrafladı. Aynı söyleşimizin sonunda da hayatı boyunca ne yaptığını özetler nitelikte şu cümleleri kurdu. “İnsanlar bakarak, görerek, yaşayarak bir şey öğreniyor değil mi?

Ben de baktım, gördüm, yaşadım, öğrendim işte.

Bir de çektim.”

 

"ARA GÜLER, 20. YY  İNSANIYDI"

Ara Güler tam bir 20. yy insanıydı. Sinemadaki, edebiyattaki, bilimdeki altın bir kuşak olan 20. yy’ın yaratıcıları ile aynı havayı soludu ve o dünyada yerini aldı. Bunu yaparken de Türkiye’deki çağdaşları ile beslenerek kendi dilini yarattı ve dünyadaki çağdaşları ile bütünleşti. Adeta doğduğu topraklardan çıkıp okyanuslara dökülen bir nehir gibi. Bugün onun yolculuğuna bu kadar yakından tanık olmak, o yolculuğun izlerine bakmak 20'nci yüzyıl rehberi karıştırmak gibi. Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi’nde her gün bu rehberin bir sayfası açılıyor önümüze.

Bazen ondan daha önce hikayesini dinleme şansım olduğu bir kutu açtığımızda ya da ansızın aklıma gelen bir şeyi arşivde arayıp bulduğumuzda onun her şeye işlemiş ruhuna dokunmuş gibi oluyoruz. Kendi izini böylesine bir arşiv ile bize bırakan büyük bir insan Ara Güler. Bu izlerin bir arada olması ve geleceğe kalacak olması onun da en büyük isteğiydi. Arşivinin dağılmadan bir çatı altında olacağını bilmiş olmak, o arşivde çalışanların heyecanlarını gözlerinde görmek onu en mutlu eden şeylerden biridir kanımca.

Ara Güler Müzesi ve Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi, Ara Güler’in değerli arşivini her daim koruyacak ve geleceğe taşıyacak bir çatı olacak. Bu arşiv bizler için onun tanıklığı, onun yolundan gidecek olanlar için de bir yol gösterici olacaktır.

Onun için Leica Her şeydi...

FUAT KOZLUKLU


1983 yılının sonuna doğru bir sonbahar gününde tanıştığım Ara Abi’ye yine bir güz vakti veda ettim…
Onunla tanıştığım yer, en çok sevdiğini söylediği bir tramvayın önünde at arabasını çeken arabacının fotoğrafını çektiği yerde Sirkeci’de Sümerbank ürünlerinin satıldığı mağaza yangınını fotoğraflarken tanışmıştım. O gün elini öptüğüm Ara Güler’i hep büyük bir hayranlık ve saygıyla sevdim.

O tatlı, aynı zamanda orijinal mizahi karakteriyle rastladığı insanları fethetmiş eşsiz bir yürekti. Bu hayatta en büyük yalnızlık, varlığına alıştığımız insanın gidişidir, yokluğudur… Birçoğumuzun hayatında böylesi insanlar vardır. Vedalarıyla bir yanımız eksik kalır.

Ara Güler ise yokluğuyla Türkiye’nin hüznü, acısı oldu. Fotoğraflarının taşıdığı değerin farkındaydı…

Ona göre foto muhabiri, tarihi kamerasıyla yazan adamdı. 1940’lı yılların sonundan başlayarak 70 yıllık özel bir dönem Ara Güler olmasa çok az bilinecekti. Eski İstanbul’un yok olmasının önüne geçti. Kendisi yok ama fotoğrafı var.


FOTOĞRAFIN YAŞARKEN EFSANELEŞMİŞ İSMİYDİ.
Birlikte kahkahalarla dolu İstanbul’dan Washington’a eşsiz değerde anılarım olduğu için şanslıyım.
Onun için Leica dışında bir makinanın çektiği fotoğraf pek iyi olmazdı, olamazdı. Leica her şeydi. Ama bir gün cep telefonuyla oğlum Burak’ın fotoğraflarını çekti. Evlendiğim zaman Ağrı Dağı eteklerinde kerpiç evi gösteren kare ile Sirkeci’de at arabasını çeken adam fotoğrafını tabandan tavana diyebileceğim büyüklükte bastırtıp imzaladı ve hediye etti.
Her anısı dinleyeni dakikalarca güldürürdü. Yaş farkı önemli değildi onun için. Eğer yanına yaklaştırıp özel saydığı günlerde sizi arayıp davet ediyorsa eşsiz arkadaşları arasına almış demekti. Fotoğrafın yaşarken efsaneleşmiş şairane ismiydi Ara Güler. Kaçınılmaz vedaya alışmak kolay olmayacak. Görsel belleğimizde de, gönlümüzde de yeri ayrı ve asla doldurulamaz Ara Güler’i sonsuzluğa, anılar kervanına uğurluyoruz.


ZAMANI DONDURDU
Ara Güler; insanlığın evirilen tarihine tanıklık etmiş, kimi zaman savaşın çirkin yüzünü, kimi zaman balıkçı teknelerinde, maden çukurlarında ekmeğin kavgasını, hak mücadelelerini, toplumsal tepkileri, doğal afetleri, doğanın kendisini, göçleri, doğumları, ölümleri fotoğraflamıştı. Yaşama dair ne varsa her ‘an’ını yakalamaya gönül vermişti. Kareleriyle her coğrafyadan mesajlar taşıyordu dünyanın tüm köşelerine. Fotoğrafın 20’nci yüzyıldaki en önemli ismini, bilge bir değerini ebediyete uğurladık.
O, fotoğraflarıyla zamanı dondurdu, ömrü boyunca Anadolu’yu karış karış gezip Anadolu’dan insan manzaralarını ve Anadolu kültürünü tanımamızı sağladı. Yakın tarihimizin görsel hafızası, taşıyıcısıydı Ara Güler.
Türkiye tarihinin kaybolmaya mahkûm bir bölümünü hafızalara kazıdı. Sadece çektiği fotoğraflarla değil, hayatı, duruşu ve tercihleriyle de çok şeyler anlattı.

"İstanbul fotoğrafçısı" diye bilinirdi. Ancak o Anadolu ağırlıklı olarak Dünyanın gözüydü…

Her ne kadar dünyanın her yerinde fotoğraf çekse de İstanbul’un siyah-beyaz fotoğraflarıyla tanındı. Dünyaya ilişkin çok mesajı vardı. Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele köprüydü.

Kalın bir bastona yaslanarak boynunda fotoğraf makinesiyle birkaç yıl öncesine kadar belgelemeye, anı gelecek kuşaklara taşımaya devam etti. Ara Güler, dünya çapında çektiği fotoğraflarla bir tarih belgeseli üretmişti. Hepimizin ona bir şükran borcu var. Ara Güler aynı zamanda bir kardeşlik simgesiydi. Dünyayı gezdi.

O, çektiği her kareye bir hikâye ve anlam yüklemeyi başarmış, yaşayan efsaneydi… Her zaman da efsane olarak yüreklerimizde, hatıralarımızda ve hatta tarih kitaplarında dijital sonsuzlukta yaşayacak…

Dünya’nın dört bir yanında; ağırlıklı olarak da geçmişten günümüze Türkiye’nin insanını, tarihini, tarihten bugüne kalan yapılarını, bu toprakların mozaiğini belgeledi, insanlığa armağan etti…

MİNNETTARIZ…

O’nu tanımak ne büyük bir şanstı benim için... 90 yılı devirdiği Ağustos ayında Kınalıada’da güzel bir yaş günü kutlaması yaptık. Portresinin basıldığı t-shirt’ler giymiştik. Kalamış’tan Kınalıada’ya bizi götüren yatta Ara Abi’nin yanında yardımcıları Fatih Aslan, Mahmut Genç, kardeşim Suat Kozluklu ve ben vardım. Güle oynaya gittik. Ancak artık takati kalmamış, tekerlekli sandalyeden doğrulmaya kalktığında ayakta zor durabiliyordu. Coşkun Aral ve eşi Müge Aral, Ercan Arslan, İlber Ortaylı, Fahri Aral ve daha birçok dostu Ara Abi’nin yanındaydık.
Kınalıada Jash Restaurant’daki doğum günü kutlamasına Türkiye Ermeni Katolikleri Ruhani Lideri Başepiskopos Levon Zekiyan, Adalar Belediye Başkanı Atilla Aytaç,  Prof. Dr. İlber Ortaylı,  CHP’li İBB ve Adalar Belediye Meclis Üyesi Avedis Kevork Hilkat,  CHP Adalar İlçe Sekreteri Tanay Garip ve İlçe Yöneticisi Letafet Kalkan da katılmıştı. Şarkılar ve şiirlerin eşlik ettiği gecede, Ara Usta’nın esprileriyle keyifli saatler geçirmiştik. Ermenistan’dan gelen çocuk korosunun verdiği mini konser onu ayrıca heyecanlandırmıştı. Haftanın üç günü beş-altı saat diyalize girmesi gerekiyordu. “Girmezsem ölürüm, şakası yok yani.” diyordu.

"KEŞKE BİR ÇOCUĞUM OLSAYDI."
2017’de TRT Haber için kendisiyle yaptığım röportajda “Hayatınıza dönüp baktığınızda keşke dediğiniz bir şey var mı?” soruma verdiği cevap yüreğimi titretmişti; “Keşke bir çocuğum olsaydı diyorum, şimdi bir çocuğum olsaydı eğlenirdim onunla.”
Geçen Ağustos’ta Kurban Bayramı’nın ilk günü “Gel Poyrazköy’e dondurma yemeğe gidelim” diye telefon etti. New York’ta yaşayan, Ara Abinin ilk asistanı olmuş gazeteci dostum, Malatyalı hemşehrim Sarkis Bahar da bizimleydi.
Yardımcıları Fatih Aslan ve Mahmut Genç aynı arabada gittik, saatlerce sohbet edip dondurmalarımızı yedik. Yol boyunca Ara Abi bize Beykoz ve çevresinin 1950’lerden 2000’lere gelinceye kadar ki değişimini anlattı. Akşam eve dönerken çektirdiğimiz fotoğrafların son karelerimiz olduğunu nerden bilebilirdik ki! O seyahatimiz veda turu olarak hatıra defterimizdeki yerini aldı.

O klasik Türk basın sektörünün insanı değildi sadece. Ürettikleriyle, anlattıklarıyla, fotoğraflarıyla, verdiği mesajlarla topluma mal olmuş, kültürlerin gözü, sesi olmuş biriydi.

Çağın tanıklığını yaparken, sosyolojik, kültürel, ekonomik tarihimizi de armağan etti geleceğe…

“Hayatımın resmini çekmeden öleceğim demişti” bir röportajda… Neydi o hayatının resmi acaba? Ülkelerinin ve dünyanın kaderine pek çok alanda damga vuran insanları konuşturup fotoğraflayan bir gazeteci ağabeydi Ara Güler…

“Memleket sadece bir bayrak, bir marş değildir. Yaşadığın topraklardır. Ve insanlar yaşadıkları topraklarda gömülmek isterler.” sözünü şiar edindi ve doğup büyüdüğü ve dolu dolu çok zengin bir hayat yaşadığı topraklarında ebedi uykuya yattı.

Bu coğrafyanın belleğini oluşturan karelerle tarihi kayda geçirdi.

‘Dobra' konuşurdu hep. Kimseden de korkusu yoktu. Ayrıca bir de kafa dengi, muzip, diğer bir ifadeyle matraktı Ara Güler…

Ben iyi bilirdim, Allah da rahmetiyle muamele etsin.

ORHAN PAMUK

Ara Güler’in adını ilk 1960’larda, ‘Hayat’ dergisinde çıkan fotoğrafları sayesinde fark ettim. Bol fotoğrafa dayanan ve döneminin en çok okunan yayınlarından biri olan bu haftalık haber ve magazin dergisinin yönetmeni, Türkan teyzemin kocası şair Şevket Rado olduğu için de adını duyuyordum.  1970’lerden sonra, kitapları önce Türkiye dışında, sonra da Türkiye’de yayımlanmaya başladı. Ünlü yazarların, sanatçıların fotoğrafçısı olarak da tanındığı için, 1994’te İstanbul’da Ara Güler benim ilk defa fotoğrafımı çektiğinde, artık ‘tanınmış yazar’ olduğumu düşünmüş, sevinmiştim.

Ben Ara Güler’i asıl dokuz yıl sonra, 2003 yılında, ‘İstanbul’ adlı kitabım için arşivinde çalışır, araştırma yaparken tanıdım. Beyoğlu’nun orta yerinde, Galatasaray’da Ermeni bir eczacı olan babasından kalma üç katlı büyük aile evi, Ara Güler’in yıllarca atölye olarak kullandığı bina, 900 bin fotoğraflık sarsıcı bir arşive dönüşmüştü. Kitabım için, herkesin bildiği ünlü Ara Güler fotoğraflarını değil, anlattığım İstanbul hüznüne, çocukluğumun siyah-beyaz havasına uygun arka sokak görüntüleri arıyordum ve steril, temiz, turistik İstanbul görüntülerinden hiç hoşlanmayan Ara Güler’de bu cins fotoğraflardan tahmin ettiğimden çok daha fazla vardı.

 

Şehre bağlılığını hep insanlar üzerinden ifade etti.

Titizlikle koruduğu, sınıfladığı arşivinde çalışırken, Ara Güler’in gazeteciliğe ilk başladığı yıllarda, 1940’ların sonu-1950’lerin başında, ‘Şehir uyanıyor’, ‘İstanbul’un akşamcı kahveleri’ vs. gibi konularda yoksullar, işsizler, şehre yeni göç edenler arasında gazeteler için ‘şehir röportajları’ yaptığını gördüm.

Kahvelerde ağlarını onaran balıkçılardan meyhanelerde kafa çeken işsizlere, yıkıntı halindeki surların önünde araba lastiği yamayan çocuklardan çöpçülere, hamallara, inşaat işçilerine, derici ustalarına, çocuk yaşta ağır işlere sokulan çıraklara, demiryolu işçilerine, kürek çekip İstanbulluları Haliç’in bir yakasından diğerine taşıyan sandalcılara, el arabasını iterek meyvelerine müşteri arayan satıcılara, gün ağarırken Galata Köprüsü’nün açılışını bekleyenlere, günün ilk dolmuşlarının sürücülerine gösterdiği dikkat, Ara Güler’in şehre bağlılığını hep insanlar üzerinden ifade ettiğini bana bir kere daha göstermişti.

“Evet, İstanbul’da güzel manzara hiç tükenmez” der gibiydi bu fotoğraflar: “Ama insanlardan sonra!” Manzara resminin uyandırdığı duygu, Ara Güler’in fotoğraflarında manzaranın içindeki insanın verdiği duyguyla tamamlanır.  Ama Ara Güler fotoğrafında önemli ve belirleyici olan şey, fotografçının şehir manzarası ile insan arasında kurduğu duygusal koşutluktur.

 

Ben sizin fotoğraflarınızı güzel oldukları için seviyorum

“Sen benim resimlerimi çocukluğunun İstanbul’unu hatırlattığı için seviyorsun” derdi bazan bana Ara Güler tuhaf bir alınganlıkla. “Hayır” derdim ben de hemen bu büyük fotoğrafçıya: “Ben sizin fotoğraflarınızı güzel oldukları için seviyorum.”

Ama güzellik ile hatıra birbirlerinden ayrı mıdır? Güzel olan şey, biraz da aşina olduğumuz ve hatıralarımıza benzediği için öyle değil midir? 

Bir şehirde benim gibi 60 yıl -bazan 15 yıl hiç dışına çıkmadan- yaşayanlar için aklın kendiliğinden bildiği şehir güzelliği ve manzaraları bir süre sonra duygusal hayatımızın bir çeşit dizini, index’i olur. Bir sokak bize işten atılma acısını hatırlatır, bir başka sokak bir köprünün görünüşünü getirir aklımıza... Derken bir meydan bir aşk mutluluğunu, karanlık bir geçit siyasi korkularımızı ve bir çınar ağacı da eski yoksul halimizi getirir aklımıza...

 

İstanbul’da birlikte yürürken hikâyelerini dinlemeyi çok severdim

Ben son 20 yılda onunla İstanbul’da çok arkadaşlık ettim ve arşivinde çalışıp düşüncelerini dinledim.  Ama son yıllarda rahat yürüyemiyordu ve İstanbul’da yalnızca arabayla Boğaz’a akşam yemeklerine gidiyorduk.  Beklenmedik anlarda hikâyeler aklına geliverir, bana ve yakınlarına anlatırdı ama herkese de söylemezdi bunları... İstanbul’da birlikte yürürken Ara’nın hatıralarını ve anlattığı eski hikâyeleri dinlemeyi de çok severdim.

Tabii asıl İstanbul’da fotoğraf çektiği yerlere gitmekten hoşlanırdım. İstanbul’un pek çok köşesinden manzarayı ezberlemişti ve günün hangi zamanında o manzaranın nasıl bir etki yapacağını bilirdi. Ara’nın aşkla ve profesyonelce manzaralarını ezberlediği İstanbul değişti; artık o eski balıkçılar da yok ama bugün şehri o fotoğraflara bakıp anlıyor hatta derinden hissedebiliyoruz. Ara Güler’in İstanbul fotoğrafları, bana İstanbul’un hem ne çok değiştiğini hem de ne kadar aynı kaldığını da hatırlatır.

 

Modernliğin yanı başında saflığı ve doğallığı görmek

Modernliğin hemen yanı başında saflığı ve doğallığı görmenin duygusunu verir bize Ara Güler fotoğrafları. Bu fotoğraflarda İstanbul hüznünden, siyah-beyaz kederden elbette çok şey vardır. Bu yüzden ‘İstanbul’ adlı kitabımda, şehrin bende uyandırdığı hüznü anlatırken, onun pek çok fotoğrafından yararlandım. Ama balıkçı sandallarının Boğaz’ın, Haliç’in girişine sihirli bir mantıkla dağıldığını görmek, hüzünden başka bir duygu da verir bize: Apartmanların, kamyonların, eski fabrikaların, büyük camilerin, depo binalarının ve bacalarının, minarelerin, yani tarihin ve modernliğin anıtları ve yıkıntıları arasında, doğanın çocuksuluğunu görmenin heyecanını da hissederiz.

Ara Güler’in fotoğrafları denizi, Boğaz’ı görerek yaşamanın mutluluğunu bilen İstanbullulara diğer büyük bir zevki de hatırlatır: Boğaz gemilerini seyretmek! İstanbul’un bana verdiği temel duyguları çok iyi ortaya çıkardığı için mi Ara Güler’in şehir fotoğraflarını o kadar seviyorum, yoksa zaten İstanbul’a nasıl bakılacağını, onda görülecek temel şeyin ne olduğunu biraz da bu fotoğraflardan öğrendiğim için mi Ara Güler İstanbul’una bakmak beni mutlu ediyor, çoğu zaman anlayamam.

Son yıllarda karşılaştıkça bütün bu duyguları bazan kendisine anlatmaya çalışırdım. Laf uzayınca sıkıldığını görür, ondan izin alır ve cebimden çıkardığım makineyle Ara Güler’in bir fotoğrafını daha çekerdim.

" BABA-OĞUL GİBİYDİK"

 FATİH ASLAN

1999 yılında iş ararken şansım beni  bir adamla tanıştırdı. Meğer Adı Ara Güler imiş Gümüşsuyu’ndaki evinde tanıştım. Bana ilk sorduğu soru; ‘’Beni tanıyor musun?’’ oldu. Tanımadığımı söyledim, çok şaşırmıştı. Sonra evli olup olmadığımı sordu evli olduğumu ve üç aylık Ebru adında bir kızımın olduğunu söyledim. Çocuğumun olmasına çok sevinmişti. Ardından evden birlikte çıktık Galatasaray'daki ofisine gittik. Ofisinde duvarlara asılı fotoğraflar vardı. ‘’Bunları tanıyor musun?’’ dedi. ‘’Evet’’ dedim, sadece birini tanıyordum oysaki. O da İsmet İnönü idi. Tanımadıklarımda; Pablo Picasso, Salvador Dali, Marc Chagall’dı...

Oturdu masasına, ‘’Evladım, ben Ara Güler.’’ dedi. ‘’Ben foto muhabiriyim aynı zamanda TIME, Stern, DerSpiegel, Paris Match dergilerinin yakın doğu muhabiriyim.’’  Sonra masasında bir şeylere baktı, telefonuna gelen mesajları okudu notlarını aldı ve masadan hızlı bir şekilde kalktı. Ofisin içinde kayboldu. Biraz bekledikten sonra arka taraflardan bir ses geldi ‘’Gel evladım, gel!’’ Kalktım karanlık koridordan sese doğru yürüdüm, yüzlerce Kutular içerisinden bir şeyler çıkarıyordu. ‘’Bunlar nedir?’’ diye sordum. ‘’Çektiğim fotoğraflar’’ dedi. Seçtiği fotoğrafları bir zarfa koydu. ‘’Hadi gidiyoruz!’’ dedi.

 

ULAN SEN DE HİÇ BİR BOK BİLMİYORSUN"

Arabasının anahtarını bana verdi, ‘’Hadi bakalım, seni işe aldım’’ dedi. Bindik arabaya, ‘’Nereye gidiyoruz?’’ dedim, ‘’Biz şimdi Levent’e, Şakir Eczacıbaşı’na gidiyoruz, tanır mısın?" Diye sordu, ‘’Hayır tanımam’’ dedim. ‘’Ulan sende  hiç bir bok bilmiyorsun, bunlar önemli insanlar ama tanıyacaksın, bunlar mühim ailelerdir ilaç fabrikaları var ilaç üretirler’’ dedi.

Ara Bey ve Şakir Bey buluştular. Büyük bir toplantı salonuydu, başka insanlar da geldi. Herhalde onlar da şirketin yöneticileriydi, beni tanıştırdı. ‘’Bu benim yeni şoförüm’’ dedi. Ben bir kenara oturdum, Ara Bey yanında getirdiği zarfı açtı. ‘’Şakir, bak sana çok güzel fotoğraflar getirdim gel bakalım’’ dedi. Şakir Bey, hemen bir tanesini çıkardı baktı, bir tane daha baktı, bir daha, bir daha… Şöyle hafif Ara Bey’e döndü, ‘’Ara, bunlar müthiş fotoğraflar’’ dedi. Sonra bıraktılar öyle dağınık bir şekilde.

Şakir Bey ‘’Ara ne içersin?’’ diye sordu. Ara Bey ‘’bir orta kahve içerim’’ dedi. ‘’Ne kahvesi be, birer viski içelim Aracığım’’ dedi. Bana da çay söylediler, öyle bir köşede oturdum. Başladılar keyifli sohbete. O kadar güzel sohbet ediyorlardı ki; insan hayran kalıyor...

İşte benim Ara Bey ile ilk tanışmam böyle oldu.

 

HİÇ BOŞA VAKİT HARCAMAZDI

Bir kere sabah uyandığı zaman hemen işe başlardı. Hiç boşa vakit harcadığına ben şahit olmadım. Ya karanlık odada fotoğraf basardı ya da bir sergi hazırlardı. Karanlık oda benim çok hoşuma gitmişti, çok heyecan verici bir iş. Bırak onu, çalışırken seyretmek bile bana keyif veriyordu .

Tabi ilerleyen aylarda beni tanıdıkça bana çeşitli vazifeler vermeye başladı mesela karanlık odayı çok merak ettiğimi kendisine söylediğimde 'bir gün birlikte fotoğraf basarız ama şimdi değil' dedi.

 

"EVLADIM, BU EV SAĞLIKLI DEĞİL"

Daha  çok beni ve ailemi tanımak istiyordu yeni evlendiğimi ve üç aylık bir kızımın olduğunu söylemiştim bir sabah işe gittiğimde bana, "Senin bebeği çok merak ediyorum görebilir miyim? "dedi.  Patronumun evimize gelmesi benim için önemliydi. Benim ev Eyüp’teydi eşi Suna hanımla birlikte bizim eve getirdim eşim ve ben onları heyecanla karşıladık. Elimiz ayağımıza dolaştı. Biraz sohbet ettik. Küçük bebeğimizi çok sevdiler Fotoğraflarını çekti. Sonra bana ‘’Evladım, bu ev sağlıklı bir ev değil.’’ Dedi. Evet doğruydu, dört katlı bir binanın bodrum katında oturuyordum pek sağlıklı değildi bunu bende biliyordum ama işin ucunda ekonomi olunca idare etmek zorundasınız  Sonra kalkmak için müsaade istediler, Eşim Meryem, kucağında kızımla birlikte uğurladı. Yolda giderken benden tekrar o evden çıkmamı istedi ve ne kadar kira verdiğimi sordu ‘’Sen düzgün bir ev bul çık, ben sana yardımcı olurum’’ dedi. Aslında insani yönü çok merhametliydi hiç bir zaman beni şoför olarak  görmedi. Ailesiyle dışarıda yemeğe çıktığında beni ya masasına davet ederdi ya da sağlam bir yemek parası verirdi. Tercihi bana bırakırdı, kapıda bekletmeyi hiç sevmezdi.

Onunla çalışmak beni çok heyecanlandırırdı. Akşam olunca pek ayrılmak istemezdim çünkü beni kendisine çok alıştırdı çok uzun yıllar baba oğul gibiydik onu sonsuzluğa uğurlamak bana çok acı  verdi. Her zaman ustamı şükranla anacağım toprağı bol olsun.

 

"İSTANBUL, DELİ SARAYLI"

Yazımın sonunu Ara Ustamın İstanbul hakkında yazmış olduğu benimde çok sevdiğim bir yazıyla bitirmek istiyorum

"İstanbul benim için nedir?...İstanbul Jean Giraudoux’nun LaFollede Chaillot’sudur.

Fikret Adil bu oyunu Deli Saraylı adıyla Türkçeye uyarlamıştır. Çocukluğumdan beri İstanbul’un bu deli saraylı olduğunu düşünürüm. Ama öyle bir deli saraylı ki hem Roma’da hem Bizans’ta hem Osmanlı’da yaşamış… Birikimlerin deli saraylısı.

Hipodromda gladyatörlerle birlikte ata binmiş, Bizans sarayında gözde olmuş Zoe adıyla, Teodora adıyla imparatoriçelik tahtına oturmuş, Osmanlı’da Hürrem Sultan olmuş… Bugün bile kenti gezerken Binbir Direk Sarnıcı'nın sütunları arkasından sizi gözler, geceleri Bizans saray mozaiklerinin üzerinde dolaşır, Tekfur Sarayı’nın penceresinden sizi izler.

Bugün artık ihtiyar bir deli saraylı olmuştur ; süslenmeyi ihmal etmez, takar takıştırır, kokularını sürer; bir sürü çekmecesi vardır, içleri eski günlerin görkeminden kalma mücevherlerle doludur. Bu İstanbul denen deli saraylının neresine dokunsan, altından bir mücevher çıkar.

Bu deli saraylı İstanbul henüz ölmedi belki  ama, örümcek misali gece kondular sarmıştır çevresini. Takıp takıştırıp çıksa bile Binbir Direk’teki köşesinden, belki tanıyanı bile olmayacaktır. Bu deli saraylı bastonlu, ihtiyar bir nine midir, yoksa bir hayalet mi?.. Bunun kimse farkında olmayacaktır.

Deli saraylılığını yitirmiş bir İstanbul bence kuru bir şey olur. Yaşamı eksik kalır, şarkısı duyulmaz, dünyanın öbür kentlerine benzer; her şeyi vardır ama hiçbir şeyi yoktur. Çünkü ruhu eksiktir.

Yine adı İstanbul olur ama başka İstanbul olur; zaten olmaya başladığı gibi..."

ONLINE BAŞVURU

Kategori

Fotoğraf Alt Yazısı

Çalıştığı Kurum

Fotoğrafınızı yükleyiniz

*jpeg

ÜYE GİRİŞİ

E-mail

Parola

Şifremi Unuttum

ÜYE OLMAK İÇİN BİLGİLERİ DOLDURUNUZ

Ad

Soyad

Çalıştığı Kurum

Telefon

E-mail

Parola